YAVUZ ÖZKAN: “BİLGİSİZLİK, İNSAN YAŞAMININ EN ZAHMETSİZ İŞİDİR”

SUNUŞ – 2 – ÖZET (2. ve son bölüm): Çok değerli sinema yönetmeni, senarist, oyun yazarı, düşünce insanı, oyuncu ve Z-1 Film Atölyesi‘yle birlikte birçok kültür ve meslek kurumunun da kurucusu ve eğitimci olan Yavuz Özkan (21 Temmuz 1942), maalesef aramızdan 22 Mayıs 2019 tarihinde ayrılarak, geride yeri doldurulamaz bir boşluk bırakmıştır.
Aşağıdaki söyleşi, Hürriyet-Gösteri Dergisi’nde Ekim 1995 sayısında yayınlanmıştır.
Bu söyleşi, Özkan’ın genel olarak o tarihe kadar yapmış olduğu filmlerinin genel bir çerçevesini çizmekle birlikte, artık edebiyete intikal etmiş olan Usta Yönetmen’in filmlerine ilişkin, kendi ifadesiyle geride bırakmış olduğu ve “Yavuz Özkan Film“lerini bilmeyen genç kuşak sinema öğrencileri, sinemaseverler ve genel izleyici ve de tüm merak edenler için, arşivlerden tarayarak* ve aradan tam 24 yıl sonra, online yayınlayarak her kesitten ilgilisine ulaştırmayı hedefledik.
Bircan ÜNVER

1995: YAVUZ ÖZKAN SİNEMASINDA YENİ DÖNEM
YAVUZ ÖZKAN BİYOGRAFİ VE FİLMOGRAFİSİ
YAVUZ ÖZKAN’IN ANISI’NA… “ŞİMDİ VARSINIZ, AZ SONRA OLMAYABİLİRSİNİZ…
Ya da 1995’te Z-1 Film Atölyesi’nin kuruluş dönemi’nden bugüne uzanan birkaç çağrışım


Gösteri Dergisi – Ekim 1995 – Sayı: 179  Sayfa: 66 ve 67’de

Yavuz Özkan ile filmlerinin ortak temaları üstüne bir söyleşi….

“HER FİLMİM BİR ÖNCEKİNDEN DAHA AZ EKSİK OLUYOR”
başlığında yayınlanmıştır.

“Hayatınızdaki her sıkıntının nedenini, neredeyse işçilere yükleyebilirsiniz”, diyor bir film karakteriniz (E.Evgin, vagonda) 1978’de çektiğiniz “Maden” filminde. Bu ay vizyona giren “Bir Kadının Anatomisi” ile ilgili, Cumhuriyet gazetesinde sizinle yapılan bir röportajda, “Kimse kimseyle çatışmıyor aslında. Herkes kendisiyle, kendine yetmezliğiyle çatışıyor ve bu çatışmayı karşısındaki kişiye yüklüyor” diyorsunuz. Bu iki farklı tema ve yorumdan yola çıkarak, başarısızlıklarımız, sıkıntılarımız ve mutsuzluklarımz karşııında hep başkalarını suçlayarak, kendimizi avuttuğumuz sonucunu çıkarabilir miyiz?

Sözlü iletişimden yazılı iletişime geçememiş toplumların, bireylerinde sıkça rastlanan bir savunma yöntemidir bu. Toplumun önemli kesimi, kendine yetmezliğini gözden geçirebilecek bilince ulaşacağı kadar okumadığı için hayati ve kendi hayatını, birikimi kadar savunur. Birikimi de yalnızca reddetmeye, suçlamaya, sorumlular yaratmaya yeter. Çünkü, bilgisizlik, insan yaşamının en zahmetsiz işidir. Bilgilenmek, dünyayı doğru kavramak ve insanolgulun sahip olduğu en değerli şey olan hayati savunmak, emek ister.

Bir röportajınızda, “Bu sefer de istediğimi başaramazsam, herşeyi bir kez daha gözden geçireceğim” diyorsunuz? Gerek yurtiçi ve gerekse yurtdışında filmleriniz, çeşitli ödüller aldı, ayrıca festivallerde yoğun bir ilgi ile karşılandı. Bu ödüller ve gösterilen ilgi bunca yoğunken, söylediklerinizi “bir sanatçının yarattığı ile yetinememe” olarak yorumlayabilir miyiz?

“HER FİLMİM BİR ÖNCEKİNDEN DAHA AZ EKSİK OLUYOR”

İçtenlikle söylüyorum ki, bugüne kadar yaptıklarımla bir şey yrattığımı düşünmüyorum. Bu duygumu “Bir sanatçının yaptıklarıyla yetinememe” diye açklayamayız. Kendime de “işte bu sefer oldu” diyebileceğim bir film yapabilmek için çırpınıyorum. Deliler gibi çalışıyorum. Her seferinde bir şeyler oluyor, istediğim, hayal ettiğim, başlamadan önce düşlediklerim gerçekleşmiyor. Eksiklikleri farketmeye başladığım andan itibaren dünyam ikiliyor. Başlamışım, geriye dönemem, mecburen bitiriyorum. Filmle armada korkunç bir kavga başlıyor. Zaman geçtikçe hiç bir şeyini beğenmemeye başlıyorum. Ama yine de kendi içinde iyi olabilmesi için, inanılmaz bir çaba sarfediyorum. Hemen yeni bir filme başlamak istiyorum. Bu filmde eksik gördüğüm her şeyi tamamlamak niyetiyle yeni bir film. Bütün bunlara rağmen, beni umutlandıran bir şey var: her yeni yaptığım film, bir öncekinden daha az eksik oluyor. O zaman, bir gün iyi bir film yapabileceğime dair incancım pekişiyor. Sürekli herşeyi gözden geçirmekle geçen, kan revan içinde sürüp giden böyle bir serüvenin özeti benim anlatmak istediğim.

Filmlerinizin bir ortak özelliği de senaryolarınının da size ait olması. Yazdığınız, düşündüğünüz ve düşlediğiniz filmleri gerçekleştirebilmek adına, bu az rastlanır bir nitelik. Bu anlamda, size, düşlediğini en çok gerçekleştirebilen bir yönetmen diyebilir miyiz?

“Kendi filmlerinin senaryolarını, kendisi yazan yönetmen” demek daha doğru olur sanırım. En azından şimdilik. Çünkü, bir senaryo ödluğu halde, kağıt üstüne yazılmaaynları, filmi çeken aynı zamanda senaryoyou da yazmışsa, “pelukul” üstüne aktarmak kolay başarılır bir iş değil, bence. Senaryoyu yazarken heyecanlarını gemliyeceksin, kaç paran var, kimlerle bu işi yapacaksın, nerelerde yapacaksın ve daha onlarca sorunu nasıl aşacaksın. Bütün bunları çok iyi hesaplayarak yazmak gerekir. Ben senaryolarımı yazarken, bunları hesaplamak yerine, heyecanlarımın arasında kayboluyorum. Sete inince de yazdıklarımı koşullara uydurmak zorunda kalıyorum. Bu bir avantaj mı dezavantaj mı bilmem, ama bir senaryoyu yazdıktan sonra, yazmaya kıskanıp çekim sırasında gerçekleştiremeyi hayal ettiğim yazmadıklarımal birlikte film haline getirebileceğim, umudunu hiç yitirmedim.

“Ateş Üstünde Yürümek” (1991) Yönetmen, senarist, yapımcı: Yavuz Özkan
(Türk-Fransız-Alman Ortak Yapımı)

Türkiye Cumhuriyeti’nin bir panoraması olarak tanımlayabileceğimiz “Ateş Üstünde Yürümek” filmini, “kaos” sahnesi ile bitirirken, yasama gönderme yapan filmin gerçeğindeki kıskançlık ve intikamı, o kaosta bir “dostluğa” dönüştürüyorsunuz. Bugün sizce o ‘kaos” hala devam ediyor mu? İnsanların zaman içinde intikam yerine dostluğu yeğlediklerini düşünüyor musunuz yoksa intikamları, nefreti dostluğa dönüştürebilmekte mi bir ütopia?

Kaos artarak sürüyor sanırım. Bu sorunuz Böger’in “Gölgeye Övgü”sünün, “Alçaklığın Evrensel Tarihinde”, Al Capone ve Morell’den söz eden bölümünü anımsattı bana. Ve bu pisliklerin görkemli meslek yaşamlarındaki eşsiz yöntemi düşündürdü bana. Yöntemin eşsizliği, gerekli aşağılıklık ölçüsünden, trajik umut sömürüsünden, karabasanın korkunç evrimine benzer gelişmelerden kaynaklanıyordu. Al Capone ve Morell büyük bir kentin üzerinde, uysal makinalı tüfeklerle düzeni sağlamışlardı, girişimciydiler. Morell’in elinde kendilerinin ayrıcalıklı ve en büyük olduklarına inandırılmış bir hergele ordusu vardı. Bunların şeytanca görevi şuydu:  Hayati ele geçirmek, kendi düzenlerini kurmak. Evet, bence kaos devam ediyor. Al Capone ve Morell bu gün burada yaşıyor olsalardı, biraz siyasete, biraz ekonomiye, biraz vs.bs… ye bulaşmaları gerekecekti. Ama yine de dikiş tutturabilirler miydi, bilmiyorum.

– “Bir Kadının Anatomisi” hariç, sağanak halinde yağmurlar, fırtına, gök gürültüsü, şimşek birçok filminizin temel atmosferleri ve psikolojik ortak elemanları. Filmlerinizde, iç fırtınaları, bazen bunalımı, bazen de coşkuyu, umudu, bu doğa olayları ile simgeliyorsunuz diyebilir miyiz? Bir seyirci olarak ben de zaman zaman aynı gerginliği veya ıslanmışlığı ya da gökkuşağının ferahlığını hissediyorum. Yaşamınızda bunların özel bir anısı, anlamı, tanımı, izleri, yeri var mı?

Sağanak yağmur, fırtına, gök gürültüsü, şimşek, beni hiç rahat bırakmayan içimdeki sesler galiba. Siz sorunca farkettim. Son filimde görüntüde olmayan şeyler sözle ifade ediliyor. Filmin bir yerinde Mühendis rolünü oynayan Mehmet Aslantuğ, sevdiği kadına yazdığı mektupta, “İnan ya mutlu olmalı  delicesine ya da ateşte yanmalı, sıcak yağmurlarda erimeli” diyor. Ben gerçekten de böyle düşünüyorum ve bir duygu, en sade, en yalın bizimiyle, ancak böyle, bir çok, insanın abartılı ya da uçuk bulacağı bu ifade ile anlatılabilir gibi geliyor. Fırtınalar, sağanak yağmurlar, şimşekler vb. Gibi şeyler yaşamımızdan eksik olursa, birçok şeyin anlamını yitireceğini hissediyorum.

“Umut Yarına Kaldı”da, “Şiir biterse hayat biter” diyorsunuz. Şairin çoğaldığı, şiir severin tükenmekte olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Bu durumda hayatın yaşarken bitmekte olduğu riski mi gündemde?

Şiir biterse hayat biter” derken bire bir şiiri kastetmiyorum. Şiirin uçsuz bucaksızlığını, düşleri, kavgaları, sevgiyi, sıradan olmayan enginliği kastediyorum. Bu bağlamda, şiir biterse hayat sıradanlığın ve aleladeliğin kölesi olur diye düşünüyorum.

Kaynak: GÖSTERİ Dergisi – Ekim 1995 – Sayı: 179  Sayfa: 66 ve 67

İstanbul’dan Kütüphanelerden Gösteri Dergisi’ni Arşiv’lerden tarayarak bu söyleşinin gün ışığına çıkmasına vermiş oldukları zaman ve emek için  Z-1 Film Atölyesi‘nin (1995) Yavuz Özkan ile birlikte Kurucusu ve Yapımcısı Aycan Çetin’e çok teşekkür ediyoruz. TLM


Açıklama: Bu sayfada yer alan görseller Z-1 Film Atölyesi‘nin Yapımcısı Aycan Çetin tarafından, TurkishLibrary.Us’de yeniden yayını için sağlanmıştır. Gösteri Dergisi’nde ki 1995 yılında yayınlanmış olan görseller ile aynı değildir.

Sosyal Medya:  @turkishlibrarymuseum @lightmillennium 
#lightmillennium
Linkedin @The Light Millennium Twitter: #TurkishLibraryMuseum

The US Turkish & Library Museum (TLM) web sitesi, The Light Millennium kuruluşu bünyesindedir (2001, New York). Bu sitede ki yayınlar, etkinlik ve bülten içerikli yayınlar hariç, yazılı izin alınmadan kopyalanamaz-çoğaltılamaz. Teşekkür ediyoruz. TLM.

"The U.S. Turkish Library & Museum For Friendship and Peace" project joined, and has been produced under the umbrealla of The Light Millennium Organization effective on October 15, 2015.