SİVAS’IN ÖTESİ’NE GİDİŞ’İN BİR ÖYKÜSÜ…

Deneme – Seyahat
Bircan ÜNVER 
[Head]
NGO Rep. to the United Nations Department of Public Information
The Light Millennium

Sivas’ın Ötesine Gidiş’in Bir Öyküsü veya Güneydoğu Güncesi’ne bir GİRİŞ…

Bircan Ünver, Yukarıkale’nin adını almış olduğu tarihi tepesinden ve yüksek dağların ardından Sivas’ın ötesine gidebilmeyi ümit ederken… Foto: Zeynep Gürsan, 18 Temmuz 2018

Yıllar yılı, her New York’tan İstanbul’a gittiğimde, doğmuş olduğum ve hiç ayak basma imkanını bulamamış olduğum toprakların, özellikle Güneydoğu bölgesinde bulunan şehirleri merak eder ve gitmeyi de düşünüp dururdum da, bir türlü gidemezdim…
Taaa ki üç hafta öncesine kadar
(3 – 11 Ağustos)
Bunun temel bir nedeni ise Türkiye’nin son 40 yılı aşkın bir süreçte sistematize olarak PKK terör belasıyla karşı karşıya getirilmiş ve bunun bugün dahi maalesef devam ediyor, olmasıdır. Bu durum, ülkenin Güneydoğu ve Doğu’sunda can güvenliği faktörünü, öz’de ise yörenin ülke sathında “güvensiz” kılınmasını getirmiştir. Özellikle de, gerek ülke çapında gerekse dünyaya bu yörelere ilişkin “güven” değil, “güvensizlik” pazarlanmıştır.
Onlarca yıl sürekli ve çok yönlü/kanallı bir çok dış devlet kaynaklı–destekli (20 kadar dış devletin arkasında olduğu bazı köşe yazarlarınca gündeme getirilmekte olan) PKK terörü ve propogandası; bu yörelerdeki şehirlerimize ilişkin “can güvenliği” daha doğrusu “can güvensizliği” konusunu da, ülke gündeminde en tepeye oturtmuştur.

Bunun etki, tepki ve sonucunda, ülke genel olarak siyasi ve ekonomik olduğu kadar, batı ve doğu olarak; ikiye bölünmüştür. En başta siyaset, ekonomik, hukuk-adalet, ve insani ve sosyal gelişme ve haklar, eğitim-öğretim, kız çocuğu-kadın hakları, gelenek-töreler, yaşama biçimlerine ilişkin gerek ticari ilişkiler, gerek seyahat özgürlüğü, gerek şehirler arası eksik olan köprüler ve gerekse yöreler arasında ki iletişim, kültürel bağ, ulaşım köprüleri benzeri alanlarında ki farklı ve eşit olmayan uygulamalar nedeniyle, ikiye bölünmüştür.

Zaten hedeflenmiş olan da bu idi ve tabii bundan çok da fazlası…

Onlarca yıl değil, PKK kanalıyla, Kürt olgusu –daha dogrusu, azınlık kavramı–, kullanılarak, sadece son kırk yıl değil, neredeyse 100 yılı aşkın bir ABD dış politikası olduğunu ise ilk kez 2010 yılında, değerli araştırmacı-yazar Şükrü Server Aya‘nın kaynaklarından, örneğin; PKK’nın Amerika’da 1900 yılından önce kurulmuş olduğunu okumuştum. O nedenle, bu çok bilinçlice ve yüzyılı aşkın bir süredir sahnelenmiş olan ve özellikle de son 40/50 yıldır da çok kötü yönetilmiş olan iç siyasetin etki ve sonucuyla; kökleri/ailesi o yörelerden olmayan insanlar için adeta o yöreler/şehirler “yok” hükmünde kılınmıştır, veya kılınması sağlanmıştır.

Genel bir ön yargı olarak da; örneğin İstanbul başta olmak üzere ülkenin batı ve metropolitan şehirlerinde yaşayan orta gelirli sade bir vatandaş ve/veya ailesi —ailesinden bir tarafı o yörelerden değil ise kültür gezisi veya tatil veya ülkeyi tanıma benzeri bir amaçla, ülkenin Güneydoğu’suna gitmeyi aklından geçirmez…— Değil geçirmek, geçirene de tepki gösterir ve caydırtır da.  Tabii temelde caydırtıcı hayatı gerekçeler de vardır…

MEDYA ETKİSİ

Çünkü, her gün ve sabah-akşam TV kanalları ve gazete haberlerinde Güneydoğu bölgemiz, genellikle sanki sadece terör/şehit/cenaze ve dehşet haberlerinden ibaretmiş gibi onlarca yıl sunulmuştur. Ne yazık ki, genel kapsamda bu durum halen de devam etmektedir.
Bunun sonucu olarak da, olsa olsa ülkenin batı yöresinden ve metropolitan şehirlerinden insanlar, oraya ancak bir gazeteci, sponsorlu bir araştırmacı/yazar, resmi bir görevle ya da ekmek parası için, —çoğunlukla da tercih edilmeyen yerler kategorisinde— mecburi hizmet, askeri görev, eğitim benzeri giderler…
Ya da oralarda bir şehirde bir üniversiteye ancak girebilmiş bir öğrencinin ailesi de izin vermiş ise…
Bu nedenle, genel nüfus olarak çoğunluk yaşadığımız köy, kasaba, şehirler ya da tatil beldeleri dışında, ülkenin önemli bir kısmını çok da iyi bilmeyiz, tanımayız, merak da etmeyiz…

Zaten merak edecek de ne vardır ki!

Sanki başkaca oralarda hiçbir yaşam, insan, bebek, çoluk, çocuk, genç, yaşlı, kadın, erkek, veya maddi ve manevi varlık, aile, sevgi, sevinç, aşk, kutlama, şiir, edebiyat, sanat, folklor benzeri hiçbir değer yokmuşçasına nedense çoğunlukla haberlerde, sürekli ve sadece en korkunç siyasi haberlere yer verilmektedir…

Bu medya yayıncılık anlayışı içinde, “iyi gelişmeler, haberler ve değerler” yok sayılarak kitlelere bu gelişmeler/haberler ulaştırılamadığı için, “iyi ve olumlu gelişmeler” adeta cezalandırılırken, ne kadar kötü, üzücü, terör içerikli ve can yakıcı haberler var ise bunlar da hep baş tacı edilmektedir…
Şu an kaynağını tam olarak anımsamadığım bir söz (dış kaynaklı olabilir!), “Medya terörü, terör de medyayı besler,” maalesef ülkemizde süregiden kronik medya-habercilik anlayışıyla ve neredeyse topyekün bir uygulamayla süregiden durum, bu sözü doğrular niteliktedir.
Genelde, bu denklem içinde yapılan habercilik de habercilik değildir. Çünkü ne haber özgürlüğüne, ne o yörenin insanına, ne yörenin genel kalkınmasına, ne ülkeye ne de geleceğine bir katkı sağlar…
Ancak ve ancak, hep zarar verir, vermiştir, vermektedir…
Öz’de terör’ün propogandasını yapar, duruma düşer…
Bu durumun kazananı da, sadece ve sadece söz konusu olayı kundaklamış ve üstlenmiş olan terör örgütü olur…
Tabii bu durum, sadece ülke sathında ve PKK ilişkisi çerçevesinde değil, benzer bir anlayış da dünya kapsamında ve İŞİD konusunda, “medya”nın “terör”ü teşvik ettiğine ilişkin sık sık gündeme getirilmiştir. Özellikle de İŞİD’in “medya”da Paris, Londra bombalanmaları, İstanbul Reina Gece Klübü katliamı benzeri ciddi can kayıpları ve önemli tahribatlar doğurmuş olan saldırıları, bu örgütün dünya çapında genç terörist devşirmede, medya faktörünü kullandığı; Amerika’da hatta Birleşmiş Milletler’de “terör-medya” ilişkisi çerçevesindeki panel ve tartışmalarda yer yer vurgulanmıştır.

Ve nedense, inatla bu anlayış sürdürülmektedir…
Sorun, bu haberlerin verilmiş olması değildir ve tabii ki verilmelidir…
Ancak, hayatın temel yönünü ve diğer bütün yönlerini yok sayarak tek taraflı ve sadece “terör“ün propogandasını içeren haberlerin yıllar yılı yapılmış olmasınadır tepkim, burada…

Buradan çıkarılacak kıssadan hisse belki şu olmalıdır:
Terörü durdurmak, önünü kesmek için en başta medya, gazetecilik ve yayıncılık kanunları yeniden düzenlemelidir.
Terör ile beslenen medya kaynakları kurutulma ve terörü besleyen değerlerden güçlenmeye devam etmesinin de önüne geçilmelidir.
Terör-savaş, bombalanma haberleri kadar belki ondan daha çok, insanımıza, yöreye, ülkeye ilham ve güç veren haber ve olaylar da haberlerde, magazin boyutunda değil, birinci sırada ve at başı gündemde yer verilmelidir..
Bu konuda örnek bir ülke aramak için ise çok uzağa gitmeye gerek yok!
İsrail’e baksınlar, yeter!
Nasıl bir taraftan kuruluşundan itibaren ve 70 yıl içinde, sürekli işgal bir devlet olarak savaş halindeyken, ticaret ve medya gücü ve etkisi dünya tarafından kabul edilmiştir!
Aynı zamanda, bilimin her alanında deniz suyundan ve kirli suyu dönüştürerek tarım alanlarını sulamadan, bilim, tarım, teknoloji ve uzay araştırmalarından sivil toplum kuruluşlarına, özellikle de Birleşmiş Milletler ve dünyada, bir avuç toprak ve nüfus ile bu denli etkin ve söz sahibi iken ve bu gelişmelerini de dünyaya mal etmiş iken; biz 95 yıllık bir Cumhuriyet ve 81 milyonluk nüfus ile bunu NİÇİN başaramıyoruz?
Ya da başaramadık? Temel soru budur!

Onlarca yıl, eğer sadece hep kötüyü, hep terörü, hep ölümü baştacı yapıp, insan ve insani gelişimi, ve var olan sınırlı imkanlar da birer birer ortadan kaldırılıp, Ortaçağ’a doğru dümenin döndürülmesine, ülke insanı değil “küresel güçler” karar vermiş ise gelinen sonuç bu olur! Bu noktada, belki çok da şaşırmamak gerekir bunun önüne geçilecek somut sürekli ve etkin adımlar atılmadığı sürece…

Söz konusu somut adımları ise en başta insanı, bugününü-geleceğini, yaşamı, kültürü, tarihi ve doğayı–tüm canlılarıyla, doğa ve bitki örtüsü ve su kaynaklarına da ticaretleştirmeden sahip çıkarak–, ülkece ve ülkenin her bir köşesinde, özellikle de çoooook uzun dönemli ihmal etmiş köy, kasaba ve şehirlerini bu kez, var saymayı ve ekonomim kalkınma ve gelişmede bu yörelere öncelik vererek işe başlarsak, bu mevcut durumu tersine değiştirmek ancak belki o zaman mümkün olabilir!

Güneydoğu’da gözü olan sadece yirmi kadar dış devlet değil yüz devlet dahi olabilir ve onların çıkarları için bu yörelerde çalışanlar ile teröristler ile işbirliği yapanlar da, tabii oralarda cirit atarlar… Biz gidemezken… Ve gitmeyi caydırıcı haberler de her gün TV ve tüm medya kanallarıyla servis edilirken… 

Böylece de ülkenin vatandaşlarını, kendi ülkesinin en değerli tarihi ve verimli toprak ve yörelerinden uzak tutarak, planlarını kendi hedefleri çerçevesinde ilerletirler ve
adım adım uygularlar…
İşte buna kötü siyaset denir…
İşte buna kötü yönetim denir…
İşte buna kötü muhalefet denir…
İşte buna ülke ve toplum lehine, haber alma özgürlüğüne değil, aleyhine yayın yapan kötü yayıncılığı ilke edinmiş kökleri ya dışarıda ya da böylesi siyasi bir hedef ile göbekten bağlı; özgür medya ya da yayıncılık adına değil de, demagojik hedefli yayıncılık ya da holding medyası denir…

Varsa yoksa terör, savaş, şehit ve bir de son dönemlerde gündemden düşmeyen, “Fırat’ın Ötesi” kavramı…

Tabii “Su” (BM/Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri-SKH#6) konferanslarıyla zaman zaman gündeme gelen ve/veya bilinçlice gündemden düşürülmüş olan GAP Projesi (Güneydoğu Anadolu Projesi) ile Fırat nehri kanalıyla Nizip Barajı (Gaziantep), Atatürk Barajı (Adıyaman/Şanlıurfa) dışında… Ki bu da başlıbaşına ayrı bir konu… Özellikle BM’de sık sık gündeme getirilmekte olan, 21. yüzyıl savaşlarının temel nedeninin “enerji” değil, “su” kaynaklı olacağını ve bunun için öngörülen takvimin de 2050’li yıllar olacağını düşünürsek, PKK ve Güneydoğu ve dolayısıyla Fırat Nehri konusunu belki daha iyi anlamak ve değerlendirmek mümkün olabilir… 

Güneydoğu’ya onlarca yıl bilinçlice ülke sathında oluşturulmuş ilgisizlik, sadece sıradan vatandaşlar için değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisi olan CHP için de geçerlidir bu durum maalesef. Çünkü, her seçim yenilgisinin ardından siyaset dünyasına ve genel kamuoyuna mal olmuş bu bağlamda bir söylem de yerleşmiştir:
CHP, Sivas’ın ötesinde yoktur.”

Vatandaş açısından tercihler, koşulları, ekonomik yapısı, mesleği, mesleki ilgisi, eşi-çocuklarının tercihi benzeri durum çok farklılıklar gösterebilir… Ancak bu söylemi, CHP siyasetinin özellikle 1950’li yıllarından itibaren masaya yatırdığımız zaman, böyle bir intiba veya sonucu CHP’nin nasıl yaratmış veya böylesine ciddi bir boşluğa NASIL izin vermiş olduğunu da, doğrusu bugüne değin hiç anlayabilmiş değilim…
(Yukarıdaki söylem ve kronik durumu, çok kısa bir süre içinde ve önemli bir oranda, 24 Haziran seçimleri öncesi CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce; Şanlıurfa, Tunceli, Artvin, Diyarbakır mitingleriyle, olumlu bir yönde değiştirmiştir.)

Her ne kadar her bir birey/vatandaşın yaşamı, ülkenin siyaseti ve ekonomisinden çok da bağımsız değil ise de, bu yazıda konumuz siyaset değildir…

Bu yazı, Sivas’ın Ötesine Gidiş‘in düşünce evresinden gerçekleştirilmesine geçen uzunca bir sürecin de bir öyküsüdür…
Bu kapsamda, İngilizce öğrenmek için yurtdışına gitmek düş’ü, 10-12 yıllık bir sürece yayılmış olmasına karşın, çok kısa bir süreliğine de olsa Güneydoğu’ya gitme düşü, 40 yılı aşkın bir sürecin sonucunda ancak gerçekleşmiştir!

Bu durum da, bazen çok yakın gibi görünenin çoooook uzaaaaak; çooooooooook uzak gibi görünenin ise daha yakın olabileceğinin de göstergesidir. Aynı zamanda, eğer bir şey istenirse, ister on yıl alsın ister kırk yıl veya daha fazla, yeter ki vazgeçilmesin, o düş’ün de, er geç gerçekleşebileceğinin de bir kanıtıdır.

* * *

Hayatımın Türkiye’de, çoğunluğu İstanbul’da geçen ilk otuz yılında değil Güneydoğu’ya, İstanbul’a Koyulhisar’dan ailece ilkokul’dan mezuniyeti takiben taşındıktan sonra, büyük oğlum ile sadece bir kez ve o zaman henüz 4 yaşındayken (1985) alıp götürmüş olmamın dışında, Sivas’a ve doğduğum köyü Yukarıkale’ye dahi gitmeye hiç imkanım olmamıştı..

Neredeyse ikinci yarısında da, New York ~ İstanbul arasında çoğunluğu gel-gitlerle ve tamamen kişisel koşullara, imkan ve ilgilere dayalı sınırlı zamanlarda İstanbul’daki geniş kapsamlı ailem, kişisel sorumluluğumda olan özel işler ve projeler arasında ve dar zamanlarda sıkışıp, kalıyordum.

Uzun bir zaman diliminde, bir ile üç aylık kalış sürelerini takiben, son iki-üç yıldır dört aydan altı aya kadar İstanbul–New York güzergahı kâh planlayarak kâh “yazgı“nın da dayatmasıyla, dönüşümlü bir evreyle geçti.

Özellikle 2015 yılından itibaren, sadece İstanbul ile Annemin yazları kaldığı Ayvalık’a ve oradayken de, gidebileceğim bazı günü-birlik yakın çevreye turlarla birlikte, aynı zamanda 2016 yılında ki Birleşmiş Milletler’in 66. UN.DPI/NGO (STK/NGO) Konferansı için Güney Kore’ye (#UNNGO2016 #UNDPINGO); oradan beş günlüğüne Çin’e (Şangay), Kazakistan (2017), derken geçtiğimiz Mayıs ayında da Azerbaycan’a kadar gidip-görme imkanlarını oluşturdum ve gerçekleştirdim (2018).

Ancaaaak, özellikle 2016 yılından itibaren ve özellikle de Güneydoğu’daki Göçmen Kampları’nı, BM’nin #TOGETHER #JoinTOGETHER kampanyasına destek amaçlı ve aynı zamanda BM’nin önümüzdeki Eylül (2018) ayında takvime almış olduğu, insanlık tarihinin en büyük Göçmenlik konferansına ilişkin Güneydoğu’ki iki-üç göçmen kampını yerinde ziyaret etmeyi hedefliyordum!

2016 yılının yazı İstanbul’da malum, sürekli başta Amerikan ve Fransız konsoloslukları olmak üzere terör tehdit ve seyahat uyarıları arasında ve sık sık terör haberlerinin ardından da; o dönem ki mevcut gidişatın işaret ettiği ve uyardığı maalesef “15 Temmuz”da, İstanbul’daydım. Üstelik, o gece uğursuz gecede, demek ki Allah’ın sevdiği bir kulmuşum da, akşam Karaköy’den 20:30 vapuruyla Kadıköy’e giderken, o hafta sonu Küçükyalı’daki dairede eski kitap-dergi ve eşyaları tarayıp, ayıklamayı planlarken; vapurda, anahtarı kızkardeşimin Olcay’ın evinde unutmuş olduğumu farkedince, hemen onu aramıştım (şimdi ışıklar içinde uyusun…)… “Abla, ben şimdi Yankı ile Gülcan’a geldim, sen de istersen Zekeriyaköy’e gel,” demişti! Çünkü, o dönem, Küçükyalı’daki daire henüz yaşanır durumda olmadığı için, Olcay da kalıyordum…

Karaköy’den 20:30’da kalkmış olan vapur, 15 Temmuz akşamı 21:00’e doğru yaklaşırken ve tam da Kadıköy iskelesine yaklaşacağı esnada, Kabataş’a saat 21:00’de kalkacak son vapurun anonsu yapılıyordu!

Anonsu duyar duymaz ve vapur da iskeleye yaklaşırken, hızlıca hareket ederek ve adete bir vapur iskelesinden ötekine hızlıca bir U dönüşüyle ve abartısız son saniyelerde Kabataş vapuruna atmıştım, kendimi…
Sonrası kolaydı… Funike’den Taksim, Taksim’den metro ile Hacıosman ve oradan da taksi ile 15 dk. Mesafe ile Gülcan’a ulaştığımda; gece saat 22:00’ye yaklaşıyordu…

Taksi şoförü, Trafik Radyosu’nda Boğaz köprüsünde tanklar olduğu ancak diğer kanallardan teyit edemediğini söylediğinde, olayın boyutunu ve sonrasındaki gelişmeleri öngöremeden, içgüdüyle, “iyi ki son dakika da olsa Kabataş vapurunu yakaladım, yoksa şimdi ben de Mecidiyeköy’e giden bir otobüste Boğaz köprüsünde olabilirdim,” dedim.

Sonrası yine malum…

* * *

2016 yaz süresince, başta Olcay, değil Güneydoğu’ya gitmek, o dönem iki haftalık bir kursa katılmıştım ve her gün, “Abla, ne olur, çok gecikme, ortalık karışık, kursundan sonra hemen eve gel,” diye her sabah tembihlemekle kalmıyor, telefonla da, “şimdi nerdesin, ne yapıyorsun,” diye takip ediyordu…
En küçük erkek kardeşim Namık ise ısrarla, “Abla, bu yıl Sivas’ın ötesine geçme,” diyordu…

Her ne kadar yedi kardeşin en büyüğü ve altı-kardeşin ablası da olsam, kızkardeşimde misafir ve kardeşlerim de sağ olsun ve var olsunlar, üzerime titreyip, onları dinlemeyip de Güneydoğu’ya giderim, endişesi ve onların koruma psikolojisinin de etkisiyle; Güneydoğu seyahati konusunda, geçtiğimiz Temmuz’a kadar somut bir adım atamamıştım!

* * *

Tabii, bu planlanan seyahatlere ilişkin resmi bir görevim olsaydı, “o görev”i yerine her koşulda getirirdim…
Ancak tüm seyahatlerimi şahsi koşullar ve imkanlar elverdiği ölçüde yapabiliyorum…
Bu çerçevede ve yapabildiğim ölçüde, birinci amacım ülkemi, şehirlerimi, o yörelerdeki insanlarımızı, müzelerimizi birinci elden görmek, tanımak ve bilmektir.
Bir o kadar da önemli diğer bir amacım ise şimdi burada da yapmaya çalıştığım gibi, kurucusu olduğum “The Light Millennium” ve onun bünyesinde ve yönetimimde olan bu sitede söz konusu seyahatler sonucu tecrübe ve izlenimlerimi de fotoğraf, foto-albüm ve yazı benzeri paylaşmak, yayınlamak ve bu yayınları da ilişkin sosyal medya sayfalarımızda paylaşmaktır…

* * *

Yukarıda belirttiğim üzere son bir kaç yıl olduğu gibi bu yıl da benzer bir düşünce vardı kafamda…

Güneydoğu’ya gitmek… ve göçmen kamplarını da ziyaret etmek…

Biz ne planlarsak planlayalım…
Biz ne düşünürsek düşünelim…
Biz ne istersek isteyelim…
Hayatın her zaman bizim için ve bizi, kendimizi, gücümüzü aşan planları var ve de olacaktır!

Güneydoğu’da Göçmen Kamplarını ziyaret etme hedefim 2016 yılından beri olmakla birlikte, o yıl “15 Temmuz” gazabına uğradı… (Güneydoğu’ya seyahat planının bu kritik noktası maalesef, bir göçmen kampının kapısına kadar da gitmiş olmama ve binbir ricaya rağmen gerçekleşemedi! Bunun detayına Güney-Doğu Güncesi III: Urfa’da yer verilecektir...)

2017 yılında ise IŞIK YOLLARINDA… şiir kitabımın yayını üzerinde yoğun olarak çalıştım, yayını takiben ise kalan kısa sürede, biri Anne-Baba Akademisi’nin Açılışı olmak üzere (8 Ekim) Ankara’ya ile Fırat Üniversitesi Edebiyat Bölümü’nün de davetiyle (24 Ekim’deki sunum için) ilk kez Elazığ’a 2017’de yılında gitmiştim…

Güneydoğu’ya gitmek yine kısmet olamamıştı…

* * *

Bu yıl Güneydoğu’ya gitmeye kararlıydım…

Ancaaak, bu kez de araya kocaman bir “ancaaaaak” girdi…

Canım kızkardeşim Olcay’ın talihsiz ağır bir kalp-krizi sonucu hastanede bilincinin kapalı olarak yatıyor olması nedeniyle gitmiştim bu kez İstanbul’a… İşte, buna “yazgı“nin dayatması denir…

Haftalarca, aylarca onun iyileşeceğini ümit ettim, yanında refakatçı olarak kaldım, onunla birlikte seyahat düşlerimi paylaştım… Doktorları, size duyuyor, ancak tepki veremiyor, diyordu… O nedenle, onun da duyup-anladığını da sezerek, “hele bir iyileş sen, Amerika’ya birlikte döneriz, Türkiye’yi de dünyayı da birlikte dolaşırız,” deyip durdum o süreçte… Çünkü, Olcay, seyahati çok severdi ve her fırsat bulduğunda da oğluyla birlikte seyahat ederdi…

Maalesef, Allah’ın yazgısı ve Olcay’cığımın yeryüzündeki toplam “nefes sayısı”, buna izin vermedi!
Aramızdan ruhen değilse de maalesef bedenen 2 Temmuz 2018 sabahı ayrıldı. Bu kez, onun bu ayrılışı  bir “alarm” olarak bana geri döndü…
Şöyle ki: Yapabileceklerini ve de yapmak istediklerini, ancak nefes alırken ve sağlığın yerindeyken yapabilirsin!

Sağlığını yitirmişsen veya son nefesini vermişsen bir kere, toplam yeryüzünde, toprak üzerinde ki cansız bedeninin kalış süresi 3 saat ile belki 48 saat/veya en fazla üç gün’e kadar değişebiliyor!

Yine Olcay’cığımın bana giderken vermiş olduğu çok değerli bir mesaj şu oldu, “Abla, artık hiçbir şeyi erteleme, yapabileceğini yap.” Bunu söz ile ifade edememiş olsa dahi gidişiyle sarsıcı bir şekilde hatırlattı… Oysa haftalar, aylar boyunca, onun bana bir tek daha “abla” diye seslenmesi için neler yapmazdım ki…

İşte, insanı gücümü aşan ve bu kez Allah’ın yazgısı olan bu durumun da etkisiyle biraz da kendimi yollara vurarak, nihayet hep ertelenmekte olan Güneydoğu gezisini bu kez programa ya en kısa zamanda alabilecektim ya da yine bir başka bahar ya da yaz’a kalacaktı…

* * *

Geçen yıl (2017), Olcay, diğer kızkardeşim Gülcan’a demiş ki, “Gülcan, önümüzdeki yaz Yukarikale’ye (Koyulhisar/Sivas) birlikte gidip, Babam’ın mezarını ziyaret edelim.

Gülcan da, Olcay’ın hastanede bulunduğu süreçte İstanbul’da geri döndüğümde, Olcay’ın bu dileğinden söz etti… “Tamam, çok iyi olur, ben de gitmek isterim”, dedim…
Ancak, önce “Ramazan Bayramı”’ndan sonra daha iyi olur,” demiştim… sonra 18 Nisan’da ki “Baskın Seçim”in 24 Haziran için ilanından sonra, “24 Haziran’dan sonra gidelim,” demiştim…

* * *
24 Haziran haftası veya bir sonrasında Sivas’a gitmeyi planlarken, 26 Haziran Salı, sabahın ilk saatlerinde Olcay’ın üçüncü kez yoğun bakıma kaldırılmış olduğu hastane tarafından bildirildi.

Bunun sonucu olarak da, üçüncü yoğun bakımından çıkamadı…
Takiben de, ailece hayatımızın akışı tümden değişti…

* * *

İşte bu nedenle, ilk olarak Gülcan ile, Olcay’ın da dileğini yerine getirmek amacıyla bu kez Yukarıkale/Sivas’a gitmeyi programa aldık.  17-21 Temmuz tarihleri arasında, Yukarıkale/Sivas ziyaretimiz gerçekleşti…
Babam’ın mezarını ziyaret ile birlikte, Yukarıkale’nin kalesine Zeynep Örsan ile birlikte çıktık. Amcamın kızı Fatma Abla ve Yunus Abi bize (Altunsoy) ev sahipliği yaptı.
Gülcan bana Yukarıkale’de iki gün sonra kuzenim Mustafa Ünver ile katıldı.
Üçümüz birlikte, Yukarıkale üzerinden Koyulhisar, Eğriçimen Yaylası, Sarıçicek Yaylası ve Sivas Arkeoloji müzesi de dahil olmak üzere günü birlik ziyaretler yaptık.

Artık, sıra Sivas’ın ötesini gidip-görmeye gelmişti…

Ve daha fazla ertelenemez ve ertelenmemeliydi de…

Photo Albüm (2015):YUKARIKALE: SURROUNDED IN SHARP STEEP AND HIGH-MOUNTAINS…

Güneydoğu Güncesi I – Kahramanmaraş

Güneydoğu Güncesi II – Gaziantep

Güneydoğu Güncesi III – Urfa

Güneydoğu Güncesi IV – Mardin, Urfa & Adıyaman

GÜNEYDOĞU GÜNCESİ: MARDİN, URFA & ADIYAMAN

– 29 Ağustos 2018 tarihinde yayınlanmıştır.

Turkish Library Museum, The Light Millennium Organizasyonu bünyesindedir. New York  Eyaleti kanunları çerçevesinde resmen tüzel bir kişilik kazanarak, 17 Temmuz  2001’de kurumlaşmıştır. NGO/STK (Non-Governmental Organizations) statüsüyle, Birlesmis Milletler’in Kamu Bilgi Birimi’ne ( United Nations Department of Public Information | UN.DPI.NGO) 2005 yılından itibaren üyedir. http://www.turkishlibrary.us | http://www.lightmillennium.org