AYŞE ÖVÜR İLE İLK ROMANI “SAHRA 1911” ÜZERİNE

Kitap | Söyleşi: Reyhan GENÇOL
 Ayşe Övür’ün ilk romanı SAHRA 1911 adıyla  Remzi Kitabevi tarafından yayınlandı.  Roman  tarih kitaplarından adını öğrendiğimiz Trablusgarp savaşını eksen alarak Çerkes asıllı bir kahramanın Kafkasya’dan başlayıp Sahra Çölü’nde sona eren unutulmuş öyküsünü bize aktarıyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş sürecinde Yemen, Filistin, Trablusgarp büyük kayıplarla elden çıkmış cepheler olmasına rağmen günümüz edebiyatında nadiren değinilen konular. Avrupa ülkelerinde, ABD’de  her yıl Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, Vietnam, Körfez Savaşı  ile ilgili sayısız roman, sinema filmi, belgesel yayınlanıyor. Oysa Türk tarihinde defalarca analiz edilmesi gereken Osmanlı devletinin çöküş süreci ile ilgili az sayıda eser yayınlanıyor olması rahatsız edici bir gerçek. Sadece bu özelliği bile SAHRA 1911 okunması gerektiğini gösteriyor.

Romanda okuyucu, kitabın ilk sayfasından itibaren Seferbey‘in yanıbaşındaymış gibi kendini sayfaların içinde buluyor. Kurguda sadece ölüme giden bir savaşçının yaşamıyla karşılaşmıyoruz. Aynı zamanda  coğrafyaya göre değişen toplum yapısı,  sıradan insanların hayatı, Payitaht tarafından unutulmuş çöl insanlarının kendi aralarındaki ilişkiler, Kuzey Afrika topraklarının nasıl istilaya uğradığı gibi konularda da önümüzde yeni ufuklar açılıyor.

Yazar, İtalya’nın nasıl kolaylıkla Kuzey Afrika’ya yerleşebildiğini Mebus Sadık Bey’in 1911 yılında Tanin gazetesinde yayınlanan tarihi mektubundan alıntı yaparak anlatmaya başlıyor. Kurgu bir eser olmasına rağmen tarihi bir mektuptan yapılan alıntı metne ustaca yerleştirilmiş. Metnin genel yapısında da tarihi olaylar, karekterlerin psikolojileri ve Sahra çölünün kendine özgü yapısı arasında ustalıklı bir kurgu göze çarpıyor. Ayşe Övür’ün ilk romanı olmasına rağmen çarpıcı bir metne imza attığını söyleyebiliriz.

Kendinizden biraz bahseder misiniz?
– 1971 yılında İstanbul’da doğdum. Babam Balkan göçmeni. 11 yaşında Türkiye vatandaşı olmuş. Anne tarafımda Çerkeslik de var, Rumelilik de. Kendimi bildim bileli hep göç öyküleri dinledim büyüklerden. Bu nedenle göçmenlik olgusu benim için önemli. Doğdukları topraklardan zorla koparılmış, kendi vatanlarında yaşama şansı verilmeyen insanlar hep ilgimi çekti.  Bir de içsel nedenlerle köklenemeyenler, göçebe olanlar var. Bir çeşit tutunamama hali. Bu da önemli. İstanbul Üniversitesi’nde Klasik Arkeoloji eğitimi aldım. Yüksek lisansımı Eskiçağ Tarihi Bölümü’nde tamamladım.  Uluslararası arkeolojik araştırmalarda çalıştım. Yayınlanmış mesleki makalelerim var. Edebiyat ise ortaokul, lise yıllarımdan bu yana hep hayatımın içinde yer aldı. Özellikle Klasik Rus edebiyatını çok sevdim lise çağlarında. Dostoyevsi, Gonçarov, Şolohov,hepsini edebiyat öğretmenlerim olarak kabul ediyorum. Dostoyevski’nin aynı romanını arka arkaya üç, dört defa okuduğumu hatırlıyorum. Zamanla yazmaya da başladım. Yazmak kendiliğinden, doğal akış içinde hayatımda yerini buldu. Sonuna kadar da benimle birlikte olacak.

İlk romanınızın konusunu nasıl seçtiniz?
– Tarih kitapları doğal olarak olaylara yön veren liderler üzerinden yazılır.  Büyük mücadelelerin içinde yaşamı pahasına görev alan yüzlerce insan ise hep arka planda kalır. Hem bir dönemi adı bilinmeyen  bir savaşçının üzerinden anlatmak istedim, hem de aile öykümde adı geçen bir kahramanı gün yüzüne çıkarmak istedim. Aile içinde çocukluğumdan bu yana adını duyduğum Seferbey anneannemin babası. Ruslar Kafkasya’yı işgal edince Anadolu’ya gelmek zorunda kalıyor. Balıkesir, Gönen’e yerleşiyor. Burada 2. Abdülhamit döneminde Çerkeslere geniş araziler verilmiş. Çünkü 2. Abdülhamit’i yetiştiren, annelik eden Perestu Sultan‘ da bir Çerkes.  Seferbey zamanla edindiği tüm serveti bir yana bırakıp Trablusgarp’a gidiyor. Belki de yola çıkmadan evvel kendisinin de tahmin ettiği gibi, bir daha ailesinin yanına geri dönemiyor. Şehit oluyor. Sadece resmi bir evrak geliyor geride kalan ailesine, Seferbey öldü diye. Bu öyküyü çocukluğumdan itibaren hep duydum. Tabii aile büyükleri tarafından her defasında farklı eklemelerle anlatılırdı. Belki de Seferbey’in sabit bir öyküsünün olmaması ya da aile büyüklerinin hepsinde ayrı ayrı izler bırakmış olmasıydı benim için onu ilginç kılan.

Neden Sahra çölü’nde geçen bir savaşı konu aldınız?
– Roman, Seferbey’in üyesi olduğu Bandırmalılar çetesi adına savaşa gitmek için İstanbul’dan yola çıkmasıyla başlıyor. Zaman zaman Seferbey’in çocukluk, gençlik anılarına da geri dönüşler oluyor.  Yine de ana metin Trablusgarp Savaşı ekseninde, Sahra çölünde geçiyor. Türk okuyucusunun fazla bilmediği bir dünya Kuzey Afrika. Çöle uyum sağlamak için geliştirilen yöntemler, Tuaregler, Sanusiler, Bedeviler gibi birbirinden farklı kabilelerin çölün ısısızlığına tutunmaya çalışması, Sahra’nın kendine özgü diline olan hakimiyetleri araştırırken etkilendiğim konular oldu. Onların dünyasına adım atmak birbirinden farklı pencereler açtı içimde. Dünyayı gezen biri olmama rağmen, romanı yazdığım dönemde yoğun siyasi karışıklık olduğu için Sahra’ya gidemedim. Daha çok belgesellerden, kitaplardan araştırabildim çölü ve Trablusgarp savaşını. İlgimi çeken konulardan biri de Yemen, Trablusgarp, Filistin gibi ağır kayıpların yaşandığı yerlerle ilgili edebiyatımızda eser sayısının az olması. Hiç yok değil tabiki, örneğin Falih Rıfkı çok değerli eserler bırakmış ama yaşanmış zorluklara kıyasla bu kitapların sayısı çok az. Oysa batıda 19. Ve 20. Yüzyıl savaşları hakkında yüzlerce kitap, sinema filmi, belgesel var. Bizim kültür dünyamızda ise maalesef büyük bir boşluk var. Sanırım biz geçmişteki olumsuzlukları görüp, değerlendirmekten çok kahramanlıklara sığınmayı seviyoruz.

Sahra 1911’in baş kahramanı Seferbey karakterini nasıl yarattınız?
– Seferbey kurguladığım ilk kahraman. Yeri hep ayrı olacak benim için. Seferbey ile aramızda daha çok saygıya dayalı bir ilişki gelişti. Ne de olsa anneannemin babası. Genlerimde gerçekten izi var. Zaman zaman kendime otosansür uyguladığımı da fark ettim bu süreçde. İnsanın bir aile büyüğünü kurgulaması, özel ilişkiler kısmına gelindiğinde zorlayabiliyor. Örneğin Kızılpeçeli kadınla fazla samimi olmasından galiba huzursuz oldum. Komik bir durumdu tabii. Ama oluyor işte.

Peki ya bundan sonrası? Sizi hep dönem romanı yazarı olarak mı göreceğiz?
– Hayır, hedefim her romanda ayrı bir dünyanın kapısını aralamak. Tabii eğitimimle de ilgili olarak tarih ilgimi çekiyor. Bununla birlikte kendimi sınırlamak istemiyorum. Roman yazarının ilk amacı çağına tanıklık etmektir, diyen bir görüş de var. Kuşkusuz bu da doğru bir bakış açısı. Yaşadığımız çağ kaoslar, gel gitler, insan aklına ihanet eden anlayışlarla dolu. Bir yazar bu karmaşayı da görebilmeli, yazabilmeli.

Rus edebiyatından etkilendiğinizi söylediniz. Kendinize öğretmen olarak kabul ettiğiniz Türk yazarlarda var mı?
– Olmaz mı? Tabii var. Türk edebiyatında Füruzan ve Ayla Kutlu’nun yeri benim için hep başkadır. Takıldığımı hissettiğim noktada Füruzan’dan birkaç sayfa okumak hep iyi gelmiştir. Tahsin Yücel’in diline hayranım. Orhan Pamuk’u da severek okuduğumu söylemeliyim.

İnternet çağında olduğumuz ve her yayının dijitale aktarılabildiği bir zamanda basılı yayın/romanların yerini genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
– Özellikle genç neslin dijital okuma cihazlarına artan oranda ilgisi olduğunu biliyorum. Dijital cihazlar sayesinde  küçük bir alete onlarca eser yükleyip metroda, otobüste hatta öğle arasında iş yerinde okumak mümkün olabilir. Modern şehir hayatında büyük kolaylık tabii. Bu nedenle dijital okuma araçlarının gelecekte daha fazla kullanılacağını düşünüyorum. Bununla birlikte hala büyük çoğunluk kitapçı gezmeyi, dokunarak, görerek kitap almayı tercih ediyor. Doğrusu ben de basılı kitap okumayı tercih edenlerdenim ama dijital okuma cihazlarının pratikliğini de kabul ediyorum.

Nitelikli ve içeriği yoğun kitaplara göre aşk romanlarının, popüler kitapların daha çok rağbet gördüğünü ve satış rakamlarının daha yüksek olduğunu görüyoruz. Genç nüfus açısından zengin bir ülkeyiz fakat buna rağmen kitap satış rakamları ters oranda düşmekte. Bu bağlamda ülkemizde Türk Romancılığı’nın geleceğini nasıl görüyorsunuz?
– Açıkçası  niteliksiz romanların çok satması Türk edebiyat dünyasında sık tartışılan konulardan biri. Bence can sıkıcı bir durum. Üzerinde düşünmeye gerek olmadan kolayca okunabilmeleri, eğlenceli vakit geçirtmeleri edebi özelliklerden yoksun kitapların çok satmasına neden olabilir. Yoğun bir iş gününün ardından insanlar basit, eğlenceli bir şeyler okumak da isteyebilir ama bu alışkanlık halini almamalı. Kitap eğlenceli vakit geçirme aracı değildir! Bence iyi kitabın ilk özelliği okuyucuya doğru soruyu sordurmayı başarması ve hayatı, tarihi, gelecek vizyonlarını sorgulatabilmesidir. Eğer bir kitap size yeni pencereler açmıyor ve soru sordurmuyorsa değeri yoktur.

Bu konuyu Sanat ve Tasarım Fakültesi mezunu ve halihazırda pedagojik formasyon eğitimi almakta olan biri olarak şöyle değerlendirmek isterim.
Çocuk eğitimini şahsen çok önemsiyorum. Bireyin eğitimi doğumu ile başlamış olur. Bir insan adeta yoğurulmamış bir hamur olarak dünyaya gelir ve anne baba olarak bunu şekillendirmek bizlere düşüyor. Bir çocuğu direktifler vererek eğitmek yerine, (bu yazı bağlamında örneklemek gerekirse) ona kitap okuma alışkanlığını edinimsel olarak kazandırmak gerekiyor. Yani birlikte kitap okumak kaliteli vakit geçirmek gerekiyor ki bireyler bu alışkanlığı çok erken yaşlarda edinip bunu hayatı boyunca sürdürebilsin. Ülkemizdeki kitap okuma oranı hepimizin bildiği gibi maalesef çok düşük. Bana göre bunu düzeltmenin tek yolu çok küçük yaşlarda bireylere kaliteli eğitim verebilmektir. Birlikte bol kitap okuyarak, tiyatro, bale ve operaya giderek, çocukların sanatsal yönlerini geliştirerek ancak hayal ettiğimiz bol okuyan, araştıran, sorgulayan, tarihini merak eden ve öğrenmekten zevk alan dolayısıyla nitelikli işlere yoğunlaşan bir topluma kavuşabiliriz. R. G. 

Yeni kitaplarda buluşmak dileği ile Ayşe Övür’e teşekkür ederim.  

– . –

REYHAN  GENÇOL:  1989 İstanbul doğumlu olan Reyhan Gençol, Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Birleşik Sanatlar Bölümü;nden 2013 yılında “onur öğrencisi” olarak mezun oldu. Eğitimi süresince Yusuf Taktak, Rıfat Şahiner, Ertuğ Atlı gibi akademisyenlerin atölyelerinde eğitim aldı. Karakalem desen çalışmalarına halen devam etmektedir. Prag, Viyana , Madrid’de çeşitli çağdaş sanat workshop‘larına katılmıştır. Bu yıl itibariyle Yıldız Teknik Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde Pedagojik Formasyon eğitimine devam etmektedir. Bununla birlikte diğer bir ilgi alanı da edebiyattır. Bu yazısında Ayşe Övür’ün ilk kitabı olan SAHRA 1911 hakkında kısa bir kitap incelemesi ve yazarla yaptığı röportaja yer verilmiştir.


Kasım 2017, Reyhan Gençol, 
İstanbul | Turkish Library & Museum | http://www.turkishlibrary.us

“Turkish Library & Museum”,  New York merkezli STK/NGO statüsünde ki  “The Light Millennium” (2001) Organizasyonu bünyesindedir.